Yıllar önce bir arkadaşıma kahvaltıya gitmiştim. O sabah beni asıl etkileyen kahvaltı değil, komşusuydu. Hâlâ onu hatırlıyor olmam bunun en açık kanıtı.
Arkadaşım mutfakta bana kahvaltı hazırlarken, ben pencereye yönelip etrafı izlemek istedim. Başımı kaldırdığımda karşı apartmanın balkonunda yetmiş, belki de seksen yaşlarında bir kadın gördüm. Beli hafifçe bükülmüştü. Üzerinde çiçekli bir sabahlık vardı, saçları bigudilerle sarılıydı. Balkonu küçüktü; haliyle masası ve sandalyesi de… Demirdendiler ama zariftiler.
Masasının üzerine bir fincan kahve, yanına da bir sigara koydu. Çok zarif, çok hoş bir kadındı. Hipnotize olmuş gibi onu izliyordum. Çünkü çevremde gördüğüm yaşlılardan çok farklıydı. Kimisi yaşlılığın yüküyle zor yürür, kimisi hastalıklarıyla mücadele ederken etrafına istekler yağdırırdı. Bu kadın ise başkaydı. Acıları varsa bile yansıtmıyordu. Her hâlinden zarafet akıyordu.
Halimi fark eden arkadaşım, “Bu onun günlük rutini,” dedi. Şaşkınlıkla izlemeye devam ederken, bir anda kendi yaşlılığımı düşünmeye başladım. Ben de onun gibi mi olacaktım, yoksa tanıdığım diğer yaşlılar gibi mi? O an, onun gibi olacağıma dair kendime sessiz bir söz verdim.
Bu aralar Sanatçının Yolu adlı kitabı okuyorum. Yazar, kitabında büyükannesinden söz ediyordu. Büyükannesi, büyükbabasının inişli çıkışlı hayatı nedeniyle kimi zaman bir karavanda, kimi zaman güzel bir evde yaşamış. Ne zaman büyükbabası onu üzecek bir şey yapsa, annesi büyükannesi adına üzülür ve buna nasıl katlandığını sorarmış.
“Cevabı aslında biliyorduk,” diyordu yazar.
Cevap şuydu: Yaşamın akışına kendini bırakarak ve ona dikkat kesilerek.
Bir tırtılı kozasında izlemek, evcil hayvanının iyileştiğini görmek, açan bir çiçeği mucize gibi karşılamak… Acıları vardı; yaşıyor, ders alıyordu elbette. Ama acılarına tutunmak yerine hayata tutunmayı seçiyordu. Yapmak isteyip yapamadığımız, yapmakta zorlandığımız şeyleri yapıyor; her şeye rağmen yaşamına odaklanıyor ve bundan keyif alıyordu. Asıl mutluluğun o küçük anlarda saklı olduğunu biliyor, bunun tadını çıkarıyordu.
Yakın zamanda oyuncu Betül Arım’ın konuk olduğu bir videoyu izledim. Her sabah uyandığında, daha yataktan çıkmadan önce vücudunu sevdiğini anlatıyordu. Ellerini, kollarını, ayaklarını okşuyor; onlarla konuşuyor, onları sevdiğini söylüyor ve bunun için şükrediyordu.
Bir an durup kendimle yüzleştim. Ben ise her sabah söylenerek uyanıyordum:
“Yine mi sabah oldu, her yerim tutulmuş…”
Betül Arım’ın kendisine duyduğu sevgi ve verdiği değer beni derinden etkiledi. Kendine değer vermek, belki de en çok buydu.
Şimdi bunları okuyanların bir kısmı gülümsüyor olabilir. İçlerinden, “Benim yaşadıklarımı yaşasalar böyle düşünebilirler miydi?” ya da “İnsanın yaşama hevesi kalmıyor,” diye geçiriyor olabilirler. Oysa bu insanlar hiç acı çekmediklerini söylemiyorlar. Yaptıkları tek şey, acıya odaklanmak yerine hayata ve kendilerine odaklanmak.
Hayat zor ya da kötü değil. Onu bu noktaya getirenler kötü ve insanın kötülüğe yönelmesi ne yazık ki çok kolay. Mina Urgan, Bir Dinozorun Anıları adlı kitabında, “Hastalıklarımla hiçbir zaman gurur duymadım,” der. Ne kadar vurucu bir cümle… Hastalıklarımızdan, acılarımızdan bahsetmeyi seviyoruz. “Hayatımı yazsam roman olur,” sözünü çoğunlukla çok acı çektiğini düşünen insanlar kuruyor.
Çünkü acıya odaklanmak daha kolay. Acıdan beslenmek, acıyı yarıştırmak, başkalarının acısını izlemek en basiti, en kolayı.
Oysa hayatın minicik de olsa güzelliklerini fark etmek, bundan keyif almak; kendi ruhumuza dokunabildiğimiz gibi başkalarının ruhuna dokunmanın ne kadar kıymetli olduğunu keşfetmek zor geliyor bize. İçimizde, mutlu olmayı hak etmediğimize dair derin bir inanç var. Ya da “Çok mutlu olursam başıma kötü bir şey gelir,” korkusu hâkim. Bu yüzden mutlu olmaktan, hayata tutunmaktan çekiniyoruz. Hayatı gelişi güzel yaşayıp ömrümüzü tüketiyoruz. Bence en büyük acı bu; kendimize yaptığımız en büyük haksızlık.
Artık güne daha güzel başlıyorum. Küçük şeylerden mutlu olmayı öğreniyorum. Sürekli evde olsam bile, her an dışarı çıkacakmış gibi giyiniyor, hafif bir makyaj yapıyorum. Hasta olduğum zamanlar ise kendime en çok özen gösterdiğim anlar oluyor. Fark ettim ki kendimi iyi gördükçe daha iyi oluyor, daha iyi hissediyorum.
O sabah o kadını izlerken kendime verdiğim sözü hâlâ hatırlıyorum.
Belki onun gibi bir balkonda kahve içmem, belki sigara da içmem.
Ama biliyorum ki yaşlanırsam; acılarıma tutunarak değil, hayatıma tutunarak yaşlanmak istiyorum.
Zarafet bazen yalnızca bir çiçeği fark etmek, bazen de sabah uyanınca kendine iyi davranmayı seçmek.
Ve hiçbir şey için gerçekten geç değil.
Yorumlar