Farklı olduğumu biliyorum.
Herkesin sevdiğini sevmemek, benim için sadece kendim olmaktan ibaret.
Bu cümleyi her fırsatta söylerim. Çünkü bunun için özel bir çabam yok; her şey kendiliğinden olur. Açıkçası bu durum beni yormaz. Hatta zaman zaman keyif aldığım bile olur. Başkalarına çok benzememek, itiraf etmeliyim ki hoşuma gider.
Genel olarak çok popüler olan, çok sevilen şeylerle aram pek yoktur. Müzik tarzı, film listeleri, dizi seçimleri, oyuncular, sanatçılar, şarkıcılar… Bu alanlarda çoğunluğun zevkine denk düştüğüm pek söylenemez.
Basit örnekler vermem gerekirse; Sezen Aksu’yu sevmem. Onu dinlemek bende boğuluyormuşum hissi uyandırır. Kıvanç Tatlıtuğ bana hiç yakışıklı gelmez. Orhan Pamuk’u hiç okumadım, okumayı da düşünmedim. Ömer Seyfettin’in neden bu kadar önemli bir yazar olarak görüldüğünü hiçbir zaman anlayamadım. Slow, insanı demoralize eden şarkılardan özellikle uzak dururum. En kötü anımda bile hareketli müzikler dinlerim.
Bu örnekleri duyanlar abarttığımı düşünebilir. Yine de kabul etmek gerekir ki ben buyum. Bu yüzden çok eleştiri aldım. Hatta “çekilmez” olduğumu söyleyenler bile oldu. Zamanla, sırf bu yüzden genel olarak sevilen şeyleri sevmediğimi dile getirmekten vazgeçtim.
Kitaplarla ilişkim ise başlı başına farklıdır. Okumayı çok severim; benim için bir tutkudur. Okumak, bu dünyadan kısa bir süreliğine de olsa uzaklaşmak, rahatlamak, hatta nefes almak gibidir. Kitaplar benim sığınağım olur. İlgi alanlarım sık sık değişir; bu yüzden kitaplığımda birçok farklı türde kitap bulabilirsiniz.
Kitapların arka kapaklarını pek okumam. Bir kitap önerisi alırken de fazla bilgi sahibi olmayı sevmem. Çünkü kitabı kendim keşfetmek isterim. Şaşırmak isterim. Bu yüzden benden kitap yorumu isteyenlere çok fazla şey söyleyemem. Kitabın büyüsünü kaçırmaktan korkarım.
Gelelim asıl konuya…
“Klasik” olarak adlandırılan kitapları, henüz kendini keşfedememiş, kendini bulamamış; çocuklukla ergenlik arasında kalan kişilere neden okuturuz, bunu gerçekten merak ediyorum. Çünkü o yaşlarda okuduğum kitapların ya hiçbirini hatırlamıyorum ya da ne anlatmak istediklerini ancak yıllar sonra, yeniden okuduğumda anlayabiliyorum.
Birçok klasik eseri sonradan tekrar aldım ve okudum. Kimilerinden inanılmaz keyif aldım; “İyi ki yeniden okumuşum” dedim. Kimileri içinse “Keşke hiç okumasaydım” diye düşündüm.
Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar adlı kitabını da kendimi henüz keşfedemediğim bir dönemde okumuştum. Sonu bana garip gelmişti; onun dışında kitapla ilgili neredeyse her şeyi unutmuştum. Bu yüzden kitabı okuyan kişilerden fikir almaya çalıştım. Kimi kitabı tam hatırlamıyordu, kimi çok etkilenmişti ama yine de anlatacak bir şey bulamıyordu. Çoğunluk kitabı çok sevmişti; hatta bazıları için bir başucu kitabıydı. Yine de kimse bana tatmin edici cevaplar veremedi.
En sonunda dayanamadım, bir arkadaşımdan rica edip kitabı yeniden ödünç aldım. Her zamanki gibi, bu kez de kitabı kendim keşfetmeye karar verdim ve okumaya başladım. Açık konuşmak gerekirse adapte olmakta çok zorlandım. Hakkımı yemeyin, yaklaşık 220 sayfa okudum. Ta ki Selim’in yazdığı şarkının açıklamasına gelene kadar…
Orada sabrım tükendi. Ne demek istediğini bir türlü anlayamıyordum. Dalga geçildiğinin farkındaydım ama neyle dalga geçildiğini çözemiyordum. Dayanamadım ve yapay zekâdan yardım aldım. Onun söylediğine göre okurların büyük bir kısmı da benim takıldığım bu bölümde zorlanıyor, hatta okuduğundan bir şey anlamıyormuş. Yapay zekânın yalancısıyım. Ama bu konuda yalnız olmadığımı bilmek hoşuma gitti.
Aldığım bilgiler sayesinde kitabın içeriğini net bir şekilde anladım. Yazarın neden bu kitabı yazdığını, ne anlatmak istediğini öğrendim. Kısa yoldan öğrenmek bana iyi geldi. Ve açıkçası kitabı okumamı gerektirecek bir neden kalmadı.
Edindiğim bu bilgileri sizlerle paylaşmak istemedim. Yazara ve hayranlarına haksızlık etmek istemedim. Kitabın büyüsü kaçmasın istedim. Okumak isteyenler ise neyle karşılaşacaklarını bilerek okusunlar. Çünkü bir kitabı alıp yarıda bırakmak gerçekten çok kötü bir duygu.
Peki ya bu kitabı sevdiğini söyleyenler…
Sırf okumak için mi okumuşlardı?
Çok beğenildiği için mi “beğenemedim” diyemiyorlardı?
Gerçekten okumuşlar mıydı?
Derin ve özel bir kitabın bu kadar sevilmesine rağmen, okuyanlar arasında üzerine pek konuşulmaması bana hep garip geldi.
Kafamda deli sorular ve ben…
Ve ben, Tutunamayanlar’a tutunamayan biri olmanın hüznünü yaşıyorum.
Yorumlar