SYLVİA PLATH – SIRÇA FANUS
Esther, Elly… İlk bakışta bu isimler birer yabancı. Ama bunlar biziz. Okuyan sen, yazan ben, düşünen ve hisseden hepimiziz. Modern dünyada, topluma karışan kadınlardan yalnızca biri değil Esther, bizden bir parça. Kendi Sırça Fanusuna tıkılmadan önce, belki de hep orada olan, bir kadın.
New York’ta belki de herkesin hayalini süsleyen bir yerde kazandığı staj programı sayesinde dergi stajyerliği yapıyor. Moda çekimleri, davetler… Başarılı ve şanslı gözüken fanusun içinde yavaş yavaş boğulmaya ve boşluğa girmeye başlıyor. Sırça fanusu onu ilk burada içine alıyor.
Erkek egemen bir dünyada yaşamak sadece günümüze ait bir sorun olarak görülse de Esther de bundan payını alıyor. Kitapta yer alan şu sözler bu durumu açıkça ortaya koyuyor:
“Bir kadının bir tek temiz yaşantısı olması gerektiği, oysa bir erkeğin biri temiz öteki temiz olmayan iki tane yaşantısı olabileceği düşüncesi çileden çıkartıyordu beni.” veya:
“Ve biliyordum ki bir erkeğin evlenmeden önce bir kadına yedirdiği akşam yemeklerine, verdiği güllerle öpücüklere karşılık olarak gizliden gizliye istediği tek şey, evlilik işlemleri biter bitmez kadının Bayan Willard’ın mutfak paspası gibi ayaklarının altına serilmesiydi. ”Esther’ın öfkesi yalnızca bireysel değil sistematiktir. Kadının bir anda başka birinin hayat düzlemine eklemlenen bir figür olması Esther için kabul edilemezdi.
Esther’ın babasını 9 yaşında kaybetmesi ise bu erkek egemen dünyasında, erkek figürleri ile ilişkisini ve ölüm takıntısını derinden etkileyen ve kitapta sık sık bu gerçekle yüzleştiren bir durum. Bu ilerleyen depresyon ve içinde olduğu boşluk hali evine döndüğü ve annesi ile kaldığında da peşini bırakmaz aksine annesi ile olan ilişkisi bu durumu daha da ağırlaştırır. Annesi ile olan ilişkisi beklentiye dayalı;sevgi barındırsa da yüzeyde kalan ve yetersiz bir duygu olarak gösterilir. Esther’in anne ve babası ile ilgili olan durumu onun annelik güdüsüne de bir darbedir çünkü Esther bu duyguyu kavramakta ve anlamlandırmakta zorlanır. Hatta biraz da isyancıdır. Çocuğun duygusal yönünden ziyade onun verdiği yükümlülüğü şöyle ifade eder: “Bir erkeğin dünyada hiçbir kaygısı yokken, benim başımda, beni hizada tutmak için bir sopa gibi asılı duran bebek konusu var. ” İçinde gittikçe büyüyen ve uyumasından tutun, onun varlığının bütünü olan yazmasını etkileyen bu ruhani durum dayanılmaz bir noktaya ulaşır ve bu kötü rüyadan uyanmak ister ya da belki de rüyanın kendisi olup sonsuza karışmak.
Kitabın başlarında Rosenbergler hakkında olan fikirleri ve özellikle “İnsanın sinirlerinin canlı canlı bütün yanmasının nasıl bir his olduğunu merak etmekten kendimi alamıyordum. ” cümlesi üzücü bir kendini gerçekleştirme cümlesidir.
Ve kitabın belki de en bilinen metaforu olan İncir ağacı analojisi bizlere sanki bir ayna tutar. Esther kendini bir incir ağacı altında oturduğunu hayal eder ve her bir incir hayatında yaşayabileceği farklı bir hayatı temsil eder. Başarılı bir yazar olmak, evlenip anne olmak… İncirlerden hangisini seçeceğini bilmediği için açlıktan öldüğü tabiri ile ifade edilen bu durum toplumsal roller ile bireysel arzular arasındaki çatışmayı bizlere hissettirir. Seçilmeyen her bir incir ölür ve zaman seçim yapma ihtimalini bile ortadan kaldırır. Esther’ın derinleşen kimlik kaybı ve depresyonu günümüzde toplumsal yönlerle kişisel yönlerimiz arasında kaybolan bizler için güçlü bir aynadır. Esther bir kere Sırça Fanusunun içine girdiğinde ondan kaçamayıp içinde olduğu dünyanın zaten kötü bir rüya olduğunu söyler. Unutmak ve üstüne örtmek belki de bir çözümdü ama acılarımız ve yaşadıklarımız bizim bir parçamız olur, tıpkı Esther’de olduğu gibi.
Bu kitap kendi kadını olmaya çalışan, fanusunda dünyaya bakıp yolunu seçemeyen ama erkek egemen dünyasında sesini çıkarmaya çalışan her kadın için bir yoldaş. Kendi kimliğini bulmaya çalışan ve kafasındaki boşluğa daha çok sürüklenen Esther biziz. Sırça fanusun yeniden üzerimize inmeyeceğini bilemeyiz ama belki de o incirlerden birini seçebiliriz.
HEVİN NİSAN ATEŞ
Yorumlar