Sokağa adımlarını ilk attığında birkaç adım da geri atıp tekrar apartmana sığınmadan edemedi. Hiç tanımadığı onca insanı, onların yüzlerine sirayet eden iç hallerini görmeye değecek bir gün olur muydu, emin olamadığından tereddüt içindeydi. Derin birkaç soluk aldı, sahne öncesi yaşanan bir gerginliğe sahibim derdi soranlara. Haksız da sayılmazdı, kendi hikayesine her gün birkaç sayfa senaryo yazıyormuş gibi ciddiye alarak yaşardı. Ceketinin yakalarını düzeltti, birkaç derin nefesle daha hazırlandı. Küçük bir çocuk apartmanın gıcırdayan kapısını tekrar açtı. Elinde ucu yenilmiş taze bir ekmek vardı. Ekmek kokusu koridoru sarmalarken saçlarına elleriyle şekil verdi. Çocuk tam önünde durmuş şaşkınlıkla onu seyrederken, aklına dolmaya başlayan çocukluk anılarını zihninden hemen uzaklaştırabilmek için sahneye attı kendini alelacele. Işık olması gerekenden biraz fazla vuruyordu yüzüne. 8765.günde bile hala hiçbir şey mükemmel değildi, istediklerinden çok uzaktı. Ama ışık hep vardı, en karanlık günlerde bile üstüne doğrultulan o ışığın kaynağına teşekkür etmeden geçemedi. Yollar dünkü yağmurdan dolayı ıslaktı. Ne zaman yağmur yağsa, yollar daha bir sakin, çiçekler iyice parlak, hava hiç olmadığından daha sakin gelirdi ona. O yüzden yağmurda dışarıya çıkmasa bile yağmurdan sonra muhakkak kendisini dışarıya atardı. O tazeliği iyice hissetmek için yolunu uzattı. Gerçi gittiği bir yer de yoktu, yolu uzattığımı niye düşündüm diye kızdı kendisine. Ama sonra hep bildiği yoldan değil de yeni bir yoldan gittiğini fark edince gülmeden edemedi. Ne kadar eleştirse de kendisi de tam bir insanoğluydu çünkü.
Kaldırım taşları arasındaki boşluklarda biriken yağmur sularında salınan küçük yaprakları seyrederek ilerledi biraz. Rüzgar estikçe ağaç yapraklarında kalan son yağmur damlaları havaya karışıyor, karıştıkça da serinlik veriyordu. Ah o serinlik! Ne kadar tatlı ne kadar sıcacıktı. Çiçekler de bir başka kokuyordu sanki. Işık da doğru pozisyonda ayarlanmıştı şimdi. Yüzünde hissettiği o serinlik, burnuna dolan enfes çiçek kokuları, güneşin o sarıp sarmalayışı…Kollarını açıp etrafında birkaç tur attı. Bu güzelliklerden sarhoş olmuşçasına aklı başından gitti birkaç dakikalığına. Alıp kalbinin en ücra köşesinde saklamak istedi bu anı. Öyle huzur dolmuştu ki içi, içinden taşacak gibi bir paniğe kapıldı. Saklayıp korumak istercesine, etrafında çevirdiği kolları kendisine doladı. Huzurunu geriye içine tıktı. Birisi görse o mutluluğu, ne yapacaktı, nasıl saklayacaktı? Bu kadar düşüncesiz niye davranmıştı, nasıl kendini kaybetmişti inanamadı kendine. Yanından üzüntüler içinde birisi geçtiyse ya peki, böbürlendiğini düşünür müydü, kendisini anlayan kimsenin olmadığını zanneder miydi ya da? Az önceki mutluluğun esamesi okunmuyordu artık. Parkın ortasında yapayalnız hissediyordu. Omuzları çökmüştü, içi şimdi de huzursuzlukla kaplıydı. Güneş aynı güneşti ama ısıtmak şöyle dursun üşüdüğünü hissetti, bir ürperti gezindi bütün vücudunda, baştan aşağıya. Havaya karışan yağmur damlaları da soğukla birleşip bir bıçak gibi kesiyordu yüzünü. Soğuğa o kadar fazla tepki verdi ki hatta, gözlerinden birkaç damla akıp gidiverdi. Daha demin içine çekmelere doyamadığı çiçek kokuları şimdi midesini bulandırıyordu. Yağmurla beraber toprağa değen dallar ve çiçek yaprakları ezilmiş, çürümüş gibiydi sanki. Hislerini tek tek kontrol etmeye devam ederken sıra bakmaktaydı. Gözlerini kaldırdı yavaş yavaş, göreceğinden korkarak. Bütün o tazeliğin uçup gittiğini gördü üzülerek. Yıllar önce çekilmiş de izleyeni olmamış puslu bir filmin içinde buldu kendini. Tek bir hareketlilik, tek bir renk, bir nefes kalmamıştı. Dışarı çıkmayı bu yüzden sevmiyordu işte. Olmayan bir insanın olabileceğini tasavvur etmiş, yetmemiş o insanın yanından geçmiş, üzüntüsünü anlamamıştı bir de üstüne. Gerçek bir olumsuzlukla baş edebilecek ruh halinde değildi demek ki. Huzursuzluğu giderek arttı. Eve gitse olmazdı, gitmese nereye gidecekti. Adımlarını o değil, adımları onu sürükledi birkaç sokak. Yolda bir kedi gördü, ağaç dibine uzanmıştı boylu boyunca. Yanına gidip sevmek istedi, ne zaman bir kedi görse parmak uçları sızlardı sanki. Tüylerinde parmaklarını gezdirmek istemesinin bir alarmıydı bu. Kedinin yanına yaklaştığında huzursuzlanıp kaçan kediyle beraber içindeki son umut kırıntıları da yok olmuştu. Bir kedinin bile rahatını, keyfini kaçırabiliyorsa diğer insanların düşüncelerine şaşırmamak lazımdı. İyice telaşlandı bunu düşündüğünde. Aylardır bastırmaya çalışıyordu her şeyi, şimdi gün yüzüne çıkmamalıydı. Şimdi değildi, belki biraz daha sonra, belki biraz daha dayanıklı hale geldiğinde. Yapması gerekenler vardı şimdi, zamanı değildi. Keşke buna da ajandasında bir yer verebilseydi; dağılma günü. Ertesi pazartesi her şeye yeniden başlayabilirdi nasılsa.
Adımları birbirine, gözyaşları her zerresine karıştı. İlk bulduğu yere atmak zorunda kaldı kendisi. Sandalyeyi asılırken elleri zangır zangır titriyordu. Haliyle sessiz ve sakin o kalabalığa büyük bir gürültüyle merhaba demiş oldu. Herkes kahvesini yine aynı sakinlikle masasına bırakıp sonra kendisine çevirmişti bakışlarını. Soğuktan kıpkırmızı olan yüzüne mi bakıyorlardı, yoksa kendisini kasmaktan titreyen çenesine mi, bilemedi. Gülümsemeye çalıştı onu da beceremedi. Kendisine nasıl olduğunu soran garsona da cevap vermek istemedi. Sanki gerçekten mi soruyordu, basit bir nezaket kuralıydı. Kahvesi gelene kadar içinden çıkmak isteyenleri bastırabildi bir nebze de olsa. Eline telefonu alıp biraz sosyal medyada gezinmeye karar verdi, maksat dikkatini dağıtmaktı. Ama zaten dağ gibi biriken, kalbinin kapaklarını taşmak için zorlayan hisleri daha da alevlendi. Bir arkadaşıyla ilgili güzel haber aldı, mutluluktan taştı, bir başkasının hastanede olduğunu gördü, sıkıntıdan yerinde duramadı. Ne vardı normal bir insan olabilseydi, ne vardı sadece yaşayabilseydi. Ne vardı bu kadar anlamasaydı, bilmeseydi, hissetmeseydi. Telefonu masaya atarken huzuru bozdu bu kez de. Eli boynuna gittiğinde bir boşluk hissetti. Niye kravat takmamıştı ki, hani neredeydi sahneye özen? Kravatının yerinden kavradı gömleklerinin uçlarını, bir sağa bir sola çekiştirdi. Gözleri de bir o yana bir bu yana gitti eş zamanlı. Ruhu ateşler içindeydi, kimse görmüyordu. Bas bas bağırıyordu duyan da yoktu. Nasıl bu hale gelmişti zihni, nasıl her bir zerresine kadar dolmuştu? Bunları bilmese de kurtuluş neydi, nasıl olacaktı bunu bilmek isterdi. Başını daha fazla taşıyamayacağını anlayınca dirseklerini masaya yasladı. Başı zaten kendiliğinden düşmüştü avuçlarına. Ne kadar kaldı öyle bilemiyordu. İçmediği kahvenin parasını ceplerinden çıkarıp masaya attığı gibi kalktı oradan da. Midesi bulanıyordu düşünmekten. Başı da dönüyordu. Dışarıya çıkar çıkmaz yeni bir sahnenin içinde buldu kendini. Işık daha parlaktı. Yeni bir sahne, yeni bir oyuncu gerekliydi tabi. Ceketini usulca çıkardı üstünden, kenarda duran çöp kovasına bıraktı nazikçe. Oyun henüz başlamamıştı, acelesi yoktu. Çantasını çıkarırken boynuna sürtünen sapı orada biraz kızarıklık yaptı. Buradaysa, göze almışsa hala devam etmeyi, buna razı gelmeliydi, geldi. Çantası da ceketin yanında yer aldı. En sona kalan telefonunu da attığında, çöp tenekesinden gelen metal ses bitene kadar bekledi. Sonra ışığa doğru adımladı. Yeni bir sahne, yeni bir başlangıç için.
Yorumlar