Bazı hayatlar vardır; başarıyla değil, bedelle ölçülür. Mehmet Âkif Ersoy’un hayatı tam da böyledir. Alkışlarla değil, yalnızlıkla; zenginlikle değil, yoklukla; konforla değil, çileyle yazılmış bir ömür… Onu anlamak için şiirlerine değil, sustuğu anlara bakmak gerekir.
Mehmet Âkif bir şairden fazlasıydı. O, kalemiyle yaşayan değil; yaşadığı gibi yazan bir adamdı. Bu yüzden kalemi hiç hafif olmadı. Her dize, sırtında bir yük, omzunda bir sorumluluktu. İstiklâl Marşı’nı yazarken bir millet ayağa kalktı; ama o, o şiirden bir kuruş bile almadı. Çünkü onun gözünde vatan parayla ölçülemezdi. Bugün dillerden düşmeyen o marş, Âkif’in cebini değil; yüreğini boşaltmıştı.
Dramı tam da burada başladı. Millet için yanan bir adam, milletin gündelik hafızasında yavaş yavaş unutuldu. İnandığı değerler iktidar değiştirdikçe yalnızlaştı. Ne yeni düzen ona alışabildi, ne de o yeni zamana… Mısır’a gidişi bir seyahat değil, bir kırgınlığın sürgünüydü. Memleketinden uzakta, hasretle geçen yıllar; içinde taşıdığı vatanı daha da ağırlaştırdı.
En acısı da şuydu: İstiklâl Marşı’nı yazan adam, istiklâlin ruhunu kaybettiğini düşündüğü bir ülkede yaşamanın sancısını çekti. Camilerde vaaz verdiği, cephelerde milletini ayağa kaldırdığı günlerden; sessiz, yorgun ve hasta bir yalnızlığa savruldu. Alkışlar bitince, çile kaldı.
Mehmet Âkif Ersoy’un dramı, fakir ölmesi değildir. Asıl trajedi; bu kadar dürüst, bu kadar tavizsiz bir adamın kendi çağında “fazla” gelmesidir. O, susmayı bilmedi; susamadığı için de rahat edemedi. Eğilmedi; eğilmediği için de köşeleri tutamadı.
Bugün Âkif’i anıyoruz. Ama asıl soru şu: Onun savunduğu ahlakı, cesareti ve bedel ödemeyi ne kadar hatırlıyoruz? Yoksa sadece bir marşı mı seviyoruz?
Mehmet Âkif’in hayatı bize şunu fısıldıyor: Bir milletin vicdanı olmak, çoğu zaman o milletin en yalnız insanı olmaktır. Ve bazı insanlar, kazandıklarıyla değil; kaybettikleriyle büyür.
Yorumlar