Takvimler 21 Aralık’ı gösterdiğinde sadece bir mevsim dönümü yaşamayız. Aslında çok daha derin, çok daha kadim bir hatıranın eşiğinden geçeriz: Nardugan.
Unutulmuş, unutturulmuş ya da bilerek görmezden gelinmiş bir kültürel hafızanın adıdır bu.
Nardugan, Türklerin Orta Asya bozkırlarında yaşadığı çağlardan süzülüp gelen bir aydınlık bayramıdır. Gecelerin en uzun olduğu, karanlığın zirveye ulaştığı gün… Ve tam da o noktada güneşin yeniden güç kazanmaya başlaması. Türk aklı, bunu yalnızca astronomik bir olay olarak görmemiştir. Bu, umudun karanlığa galip gelişi, iyiliğin kötülük karşısında ayağa kalkışıdır.
Bugün ağaç süsleme geleneğini başkalarına ait sananlar var. Oysa Türkler, Akçam ağacını hayat ağacı olarak kabul eder, dallarına dilekler asar, altına hediyeler bırakırdı. Çünkü ağaç, gökle yer arasında kurulan kutsal bir köprüydü. Nardugan gecesi yakılan ateşler, sadece ısınmak için değil; karanlığı kovmak, yeni güneşi selamlamak içindi.
Peki biz bu bayramı neden unuttuk?
Çünkü tarih sadece yaşananlarla değil, hatırlananlarla yazılır. Hatırlamayı bıraktığınızda, başkasının hikâyesini kendi hikâyeniz sanmaya başlarsınız. Bugün yılbaşı tartışmaları yapılırken, Nardugan’dan habersiz konuşanların aslında eksik bir cümle kurduğunu görmek zorundayız.
Nardugan ne bir taklit, ne de bir ithaldir. O, Türk’ün zamanla kurduğu ilişkinin adıdır. Güneşi kutsaması, doğayı anlaması, karanlık karşısında teslim olmamasıdır. Bu yönüyle Nardugan, sadece geçmişe ait bir ritüel değil; bugüne söylenecek güçlü bir sözdür.
Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, Nardugan’ın ruhudur:
Karanlığın en koyu anında bile aydınlığın geleceğine inanmak.
Güneş mutlaka yeniden doğar.
Yeter ki biz, başımızı kaldırıp onu hatırlayalım.
Yorumlar